1980′den günümüze Türk-Yunan ilişkileri nasıldır?

1980′DEN GÜNÜMÜZE TÜRK YUNAN İLİŞKİLERİ NASILDIR?

1980′den bugüne Türk-Yunan ilişkileri iki kelime ile özetlenebilir: Gerginlik ve Kriz. İlişkilerin bu iki kelimeyle nitelendirilmesinin nedeni, Yunanistan’ın 1981′den başlayarak Türkiye’ye karşı izlediği politikadır.

Yunanistan’da 18 Ekim 1981 seçimlerinde Andreas Papandreau’nun liderliğindeki Panhelenik Sosyalist Parti (PASOK) oyların % 48′ini ve 300 milletvekilliğinden 175′ini alarak iktidar olmuştur. 1974′ten beri iktidarda olan Yeni Demokrasi Partisi ise % 36 oy oranıyla 115 milletvekilliği kazanmış ve muhalefete düşmüştür.


PASOK lideri Papandreau, gerek seçim kampanyasını sırasında,g erek seçimlerden sonra okuduğu hükümet programında, dış politikasını tamamen “Türk Düşmanlığı” üzerine kurmuştur. Ona göre, Yunanistan için en büyük tehdit ve tehlike, kuzeyden yani Sovyet Bloğundan değil, Doğudan yani Türkiye’den gelmekteydi.

Papandreau’nun Türkiye’yi tehdit olarak görmesi, bir şantaj politikasının ürünüydü. Sonraki gelişmeler de göstermiştir ki Papandreau, Türkiye’yi “tehlike” ve sorunların çözümünde “uzlaşmaz” ve hatta “emperyalist” olarak göstermek suretiyle, Batı dünyası içinde, Amerika nezdinde, Avrupa Konseyi ve Avrupa Topluluğu (bugünkü AB) karşısında Türkiye’yi yalnız bırakmak ve bu devletleri ve kuruluşları kendi yanına çekerek, kendisinin emperyalist hedeflerini gerçekleştirmek istemiştir. Papandreau, 19. Yüzyıl Yunanistan’ının yaptığı gibi sırtını Avrupa’ya dayayarak Türkiye aleyhindeki amaçlarına ulaşmak istemiştir.

Bir Amerikan kongre heyeti 1985 Ocak ayında Atina’yı ziyaret ettiğinde, Yunan-Amerikan ilişkilerini bile, Türk-Yunan ilişkilerine bağlamaktan geri kalmayan Papandreau, Kongre heyetine, “Yunanistan’ın Amerika ile ilişkileri, Amerika’nın Yunanistan’ın isteklerini kabul etmesi için Türkiye’yi ikna ettiği zaman düzelecektir” demiş ve Yunanistan’ın isteklerini de şöyle sıralamıştır:

1) Ege’nin hava savunmasının sorumluluğunun tamamen Yunanistan’a ait olduğu kabul edilmelidir.
2) Yunanistan’ın Ege’de 10 millik hava sahası kabul edilmelidir.
3) Yunanistan’ın Limni’yi silahlandırma hakkı(!), Türkiye ve NATO tarafından kabul edilmelidir.
4) Ege üzerindeki uluslar arası hava sahası içinde uçan Türk askeri uçakları, Atina FIR’ına haber vermelidir.

Papandreau, bu istekleriyle Ege Denizi’ni tamamen Yunanistan’ın kontrolü altına sokmak istiyordu. Bunun yanında, kara suları ve kıta sahanlığı konularında da Papandreau’nun iddiaları vardı. Türkiye’Nin bunları da tartışmasız kabul etmesini istiyordu. Kıbrıs’ta ise “federal” sistemi değil, adayı tamamen Rumların egemenliği ve kontrolü altına sokacak “üniter” bir Kıbrıs, yani Rum çoğunluğun yönetimine dayanan bir Kıbrıs peşinde koşmuştur.

Son çeyrek asırda, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilk büyük kriz, 1984 Ağustosu’nda patlak veren Limni Krizi’dir. NATO Başkomutanı General Rogers’ın kuzey Ege’de Sovyetlere karşı bir savunma hattı kurmak istemesi ve kasıtlı veya kasıtsız, bu çerçevede, Lozan Antlaşması ile askerden arındırılmış olan (Madde 12) Limni adasında üsler kurmak istemesi, bir Türk-Yunan gerginliğine neden oldu. NATO Genel Sekreteri ile Başkomutanı, bu planı kabul ettirmek için Türkiye’ye baskı yaptılar. Papandreau ise bu plana dört elle sarıldı. Ancak, Türkiye’Nin Limni’nin silahlandırılmasına şiddetle karşı çıkması üzerine, plan yürümedi.

1985 Mart’ında Türkiye Başbakanı Turgut Özal Yunanistan’ı diyaloga çağıran bir konuşma yaptığında, Yunan hükümeti, diyalog için şu iki şartı ileri sürdü:

1) Türkiye’nin, Kuzey Kıbrıs’taki “işgal kuvvetlerini(!)” geri çekmesi.
2) Türkiye’nin Ege’deki iddialarından vazgeçmesi.

Türkiye Başbakanı, 1985 Nisanında Amerika’da bulunduğu bir sırada Papandreau’ya görüşme teklifini bir kere daha tekrarlamış ve hatta Yunanistan’la bir “Dostluk, İyi Komşuluk, Uzlaşma ve İşbirliği” anlaşması imzalamayı önermiştir.

Yunanistan bu öneriye hiçbir olumlu cevap vermemiştir. Üstelik 1987 Martında yeni bir kriz patlak vermiştir. Yunan hükümeti, 1976′dan beri unutulmuş görünen “kıta sahanlığı” anlaşmazlığını körüklercesine yeni bir kriz yaratmak için 6 Mart 1987′de kabul ettiği bir kanunla, bir uluslar arası konsorsiyuma, Kuzey Ege’de Taşoz adası açıklarında petrol arama izni vermiştir. Bunun üzerine Türk hükümeti, 25 Mart’ta, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na, Midilli-Limni-Semadirek üçgenindeki uluslar arası sularda petrol arama izni vermiştir. Türkiye’nin, Yunanistan’ın kıta sahanlığına el attığını ileri süren Papanderau, ülkesinin Ege’deki “egemenlik haklarını” korumak için gerekli önlemleri alacağını bildirmiş ve 27 Mart’ta yaptığı bir konuşmada ise, “Türkiye bu saldırganlık hareketlerine devam ederse”, Yunan silahlı kuvvetlerinin “Türklere çok ağır bir ders vereceği” tehdidini savurmuştur.

Türk Genelkurmayı ise, bu tehdide aynı gün verdiği cevapta, petrol araması yapacak olan MTA Sismik-I gemisinin faaliyeti engellenecek olursa, buna “tereddütsüz” karşılık verileceğini bildirmiştir. 28 Mart sabahı Sismik-I Çanakkale’den, arama yapacağı uluslar arası sulara hareket etmiştir. Türk basını o sabah, “eller tetikte”, “Ege’de savaş bulutları” ve “Dokunanı yakarız” gibi başlıkları atmıştı.

Gerginlik karşısında NATO aracılık için harekete geçmiş, fakat krizi çözen yine Türkiye olmuştur. Başbakan Özal, 27 Mart’ta verdiği bir demeçte, Yunanistan uluslar arası sularda petrol aramaktan vazgeçer ve kendi karasularına çekilirse, Türkiye’nin de aynı şeyi yapacağını bildirmiştir. Papandreau, Amerika ve NATO’nun baskısı ile bu teklifi kabul edince, kriz çözülmüştür.

Bu krizin hemen arkasından Türkiye, 14 Nisan 1987′de Avrupa Topluluğu’na tam üyelik için başvurmuştur.

1988 yılı başında, Türkiye ile Yunanistan arasında bir diyalog gerçekleşmiştir. Türkiye Başbakanı Turgut Özal ile Yunanistan Başbakanı Andreas Papandreau, 30-31 Ocak 1988′de İsviçre’nin Davos kentinde bir araya gelmişlerdir. Bu zirvenin ardından da 31 Ocak 1988 tarihinde “Davas Bildirisi” adını alan bir belge yayınlanmıştır. “Davas Mutabakatı” adı da verilen 9 maddelik belge ile iki taraf, anlaşmazlık konularını çözmemekle beraber, aralarındaki ilişkilere uygulanmak üzere bir takım ilkeler kabul etmişlerdir. Bu ilkeler, “iyi niyetle”, “ortak bir zemine hareket”, “ekonomik işbirliği” ve “kalıcı çözümlere yöneliş” gibi deyimleri kapsamaktaydı.

Ancak Davos Bildirisi’nden de bir sonuç elde edilemedi. Ortak bir zemine doğru hareketi kolaylaştırmak için, biri ekonomik, diğeri siyasal, iki komite kurulması ve Dışişleri Bakanlarının yılda en az iki defa buluşmaları esası kabul edilmişti. Ekonomik Komite Ankara’da, Siyasal Komite de Atina’da 1988 Mayısında toplandı. Her iki toplantıdan da bir sonuç çıkmadı. Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz, Atina toplantısından sonar, “Kimse gereksiz yere beklenti içine girmesin” diyerek Atina toplantısının havasını ve sonucunu açıkça ortaya koyuyordu. Türkiye’de bazı çevrelerin adlandırmasıyla “Davos Ruhu” da iki ülke arasındaki ilişkileri düzeltememişti.

Yunanistan’da Kasım 1989 ve Nisan 1990′da iki defa seçim yapıldı. Her ikisini de Yeni Demokrasi Partisi kazandı ve Papandreau kaybetti. İktidara gelen Yeni Demokrasi Partisi, iki ülke arasındaki sorunların çözümünde önemli bir adım atmamakla birlikte, Papandreau’nun “kriz politikası”nı terk ederek Türk-Yunan ilişkilerine belirli bir sükunet getirdi.

1990′da Körfez Savaşı’nın çıkması ve Türk-Amerikan ilişkilerindeki yakınlaşma da yeni Yunan hükümetinin “sükunet” politikasında etkili olmuştu. Ancak 1992 yılından itibaren bir iç savaşa dönüşen Bosna-Hersek krizi ve Balkan krizi, Türk-Yunan ilişkilerinde doğrudan bir kriz yaratmamakla birlikte, Yunanistan’ın saldırgan Sırbistan ile işbirliği yaparak Balkanlar’da Türkiye aleyhine bir blok oluşturma çabası, Türkiye’nin de bu çabalara aynı şekilde cevap vermesi iki ülke arasında “Balkanlar Mücadelesi”ni başlatmıştır. (1)

1980′den günümüze uzanan döneme damgasını vuran en önemli gelişmelerden biri de Kardak Krizi olmuştur. Figen Akad isimli bir geminin Kardak Kayalıklarında 25 Aralık 1995 tarihinde karaya oturması sonucu, bu kayalıkların hangi devlete ait olduğu konusu gündeme gelmiş ve anılan kayalıklar üzerindeki egemenlik iddiaları, bundan böyle, Türkiye ile Yunanistan arasında resmi bir nitelik kazanmıştır.

Bu gelişmelere paralel olarak, Yunanistan’ın uluslararası antlaşmalar ile kendisine devredilen adalar ve verilen hakların da ötesinde, Anadolu’nun 3 mil dışındaki alanlarda kalan bütün ada, adacık ve kayalıklara sahip olmak istemesi, Ege’de yeni ve belki de çok önemli bir başka sorunu gündeme getirmiştir.

Bu sorun çözümlenmeden, denizdeki yetki alanları ve bunlar üzerindeki hava sahasına ilişkin geçmişten beri süregelen sorunların çözümünün daha da zorlaştığı ve zorlaşacağı düşünülmektedir. Bu nedenle, Kardak Kayalıklarında somutlaşan sorunun çözümü büyük bir önem taşımaktadır.

Türkiye ile Yunanistan’ın, Ocak 1996′da Kardak Kayalıkları yüzünden bir savaşın eşiğine kadar gelmesini diğer devletler anlamakta güçlük çekmiş, hatta uluslararası kamuoyunda bu gerginliği tuhaf ve gülünç olarak yorumlayanlar da olmuştur. İki devlet arasında bir krize neden olan Kardak Kayalıkları, ekonomik ve jeopolitik yönden çok önemli görülmeyebilir. Ancak, kayalıkların egemenliğinin kime ait olduğunun tescil edilmesi ile iki devletin elde edeceği siyasi ve hukuki avantajlar, çok önemlidir. Kardak Kayalıkları bu nedenle bir semboldür.

Yunanistan’ın iddiaları doğrultusunda bu kayalıklar üzerinde Yunan egemenliğinin tescil edilmesi halinde:

Meis dışında kalan Oniki ada bölgesinde, Türkiye aleyhine sözde derıiz egemenlik alanlarını belirleyen 28 Aralık 1932 tarihli “Toplantı Tutanağı”nın bundan böyle hukuken bağlayıcı bir belge olduğu kabul edilmiş olacaktır;

Anılan Toplantı Tutanağının bağlayıcı bir belge niteliği kazanması halinde, Kardak Kayalıkları ile aynı statüde olan ve Oniki ada bölgesinde bulunan çok sayıda ada, adacık ve kayalık üzerindeki Yunanistan’ın egemenlik iddiaları meşruiyet kazanmış olacaktır;

Söz konusu ada, adacık ve kayalıklar üzerinde Yunan egemenliğinin kabul edilmesi neticesinde Yunanistan, Ege’de yeni karasuyu alanları elde etmiş olacaktır;

Oniki ada bölgesinde iki devlet arasında var olduğu Yunanistan tarafından iddia edilen “deniz sınırı” fiilen ve hukuken kesinleşmiş olacaktır (Yunanistan, geçerliliği olmayan bu deniz sınırını Türkiye’nin batı sınırı, kendi ülkesinin ve Avrupa’nın ise doğu sınırı olarak göstermeye çalışmaktadır).

Bu nedenle Kardak Kayalıkları sorununun çözüm şekli, her iki devlet için de, çok büyük bir önem taşımaktadır.

20. yüzyılın son çeyrek asrına damgasını vuran Türk-Yunan krizlerinden en önemlilerinden biri de 1984′ten sonra Türkiye’yi kana bulayan bölücü terör örgütü PKK’ya Yunanistan’ın verdiği destek olmuştur.

Yunanistan, Türkiye’de işlemiş oldukları terör suçları nedeniyle adli takip ve soruşturmadan kaçarak ülkelerine sığınan teröristlere siyasi sığınma, kamp ortamı sağlama, silahlı eğitim, sağlık hizmeti verme ve barınma imkanı gibi kolaylıklar sağlamıştır.

PKK terör örgütü Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesiminde rahatça faaliyet gösterebilmişlerdir. Yakalanan PKK militanlarının ifadelerine göre; özellikle 1994 yılından itibaren Türkiye’den ve Avrupa’dan çeşitli yollarla Yunanistan’a gönderilen PKK militanlarının, bu ülkede örgüte ait mevcut kamplarda patlayıcı madde eğitimine tabii tutuldukları ve bu eğitimi tamamlayan militanların görevlendirildikleri metropol iller ve turistik bölgelerde bombalı saldırılar yapmak üzere Türkiye’ye giriş yaptıkları anlaşılmıştır.

PKK, Yunanistan’dan ülkemize dönük faaliyetlerin bir kısmını Atina ve İstanköy’de bulunan ERNK temsilciliği ve Kürdistan Komitesi gibi kuruluşlarca organize etmektedir.

Yunanistan’ın özellikle Avrupa kamuoyunu etkilemeye yönelik Türk turizmini baltalama amaçlı yoğun gayretleri ile ülkesindeki parlamenter, asker ve diğer resmi kişilerin himayelerinde oluşturulan kamplarda turistik yörelerimize yönelik bombalama ve sabotaj eğitimlerinin verilmesi yasadışı örgüt ile Yunanistan’ın hangi müştereklerde birleştiklerini göstermektedir.

Yunanlı subaylar terör örgütü PKK kamplarında teröristlere eğitim vermişlerdir.
Güney Kıbrıs Rum kesimi PKK terör örgütü mensuplarının Avrupa ülkelerinde Suriye, İran ve Irak’a geçişlerindeki uğrak yeri olup, örgüt mensuplarına her türlü kolaylığı göstermektedir. Bekaa vadisinde Abdullah Öcalan’la görüşen Rum Milli Muhafız Ordusu’nun emekli komutanının “Kürdistanın kurtuluşu Kıbrıs’ın kurtuluşu demektir” şeklindeki ifadesi her şeyi açıkça ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesiminin PKK terör örgütüne vermiş oldukları destek, devlet düzeyinde yürütülmektedir. Bu ülkelerin bakanları, milletvekilleri, çeşitli kademelerdeki askeri ve sivil bürokratları, gazetecileri ve diğer kesimlerince PKK terör örgütüne yoğun bir destek verilmektedir. Türkiye’ye yönelik eylem yapan bölücü terör örgütüne destek veren Yunanistan, Türkiye’ye karşı ilan edilmemiş bir savaş kampanyası sürdürmektedir.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki son kriz, bölücü terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan’ın ele geçirilmeden önce Yunanistan’a gitmesi ve bu ülkenin Kenya’nın başkentindeki büyükelçiliğinde bir süre saklanmasıdır. Bu olayların yaşandığı günlerde Türkiye ile Yunanistan’ın arası iyice açılmış, teröre verdiği destekten ötürü Yunanistan uluslar arası arenada zor günler geçirmiştir.

DİPNOT
1) Armaoğlu, Prof. Dr. Fahir-; 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Cilt 1-2: 1914-1995, Genişletilmiş 12. Baskı, Alkım Yayınevi, Ankara, s. 955-958.

Leave a Reply