Türk-Yunan Savaşı

Doğu Akdeniz’in Kıbrıs’tan sonraki en büyük adası olan Girit, XVII. yüzyılın ortalarında Osmanlı hakimiyeti altına girmiştir. Osmanlı Devleti yönettiği her bölgede uyguladığı adâletli ve hoşgörülü idâre tarzını Girit’te de icrâ etmiştir.

Kandiye’nin fethinden Mora ihtilalinin başlangıcına kadar Osmanlı hakimi­yeti altında geçen zaman zarfında Girit’te gözlenen sükûnet devresi, Osmanlı idâresinin özenli iç politika uygulamalarına rağmen devam edememiştir. Mora ve adalarda Rumlar tarafından çıkarılan isyanlar Girit adasına da sıçradı. 1821 yılında başlayan bu ilk isyanın bastırılması için II. Mahmut, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’yı görevlendirmiş ve isyanı bastırmıştır(1).


1830 yılında Yunanistan devleti kurulduğunda, Girit Rumları adanın bu devlete bağlanmasını sağlamak için yeniden isyan ettiler. Bu isyan da Mehmet Ali Paşa tarafından 1831 yılında bastırıldı. Ancak kendisine Girit valiliği de verilmiş olan ve kuvvetleri de adada bulunan Mehmet Ali Paşa Girit’i, buradan bir çıkarı olmayacağını anladığı için, 15 Temmuz 1840 tarihli Londra Antlaşması’ndan sonra boşaltmıştır(2). Girit’in Mehmet Ali Paşa’nın çekilme­sinden sonra yeniden doğrudan Osmanlı idaresine geçmesinden az bir zaman sonra, Rumlar buraya tekrar dönmüş olan Yunan mültecileri tarafından isyana teşvik edildiler. Bu ayaklanma da, Osmanlı Devleti tarafından 1841 yılının ilk aylarında bastırıldı(3).

Bu arada, yeni kurulmuş olan Yunan Devleti de Girit’teki Rumları isyana teşvik etmekte ve asilere her çeşit yardımı yapmaktaydı. Yunanistan, Mısır bunalımı sırasında Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu zor durumdan yararlanmak için, 10 Ağustos 1839′da koruyucusu olan üç büyük devlete bir muhtıra göndererek, Girit’in kendisine verilmesini istemiştir. Diğer taraftan da Teselya’ya çeteler göndererek, Makedonya ve Epir’de karışıklıklar çıkartmıştır. Ancak İngiltere, Yunanistan üzerinde Rusya’nın nüfûz kazanacağı endişesi ile Yunanistan’ın bu genişleme politikasını önlemiştir. Kırım Savaşı sırasında da, Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’ne savaş açmak istemesi, İngiltere ve Fransa tarafından engellenmiştir(4).

Yunanlıların ümit ve arzuları, 1864 yılında Yedi Ada’nın kendilerine verilmesi üzerine tekrar uyanmıştır. Rumların bulunduğu Ege’deki bütün adaları ele geçirerek büyük bir Yunanistan kurmak isteyen Yunanlılar, Girit’i de Osmanlı Devleti’nden kopartmak için tekrar harekete geçmişlerdir. Adaya gönderilen papaz ve öğretmenlerle Rum halkını isyana teşvik edilmiş ve 1866 Ağustos ayında Girit ilk defa geniş ölçüde bir ayaklanmaya sahne olmuştur. Rumlar kendi kendilerine geçici bir hükümet kurarak, Girit’in Yunanistan’a ilhâk edildiğini ilân ettiler.

Osmanlı Devleti, isyanı bastırmak üzere harekete geçti. Fakat Avrupa devletleri bu defa da işe karıştı. Fransa ve Rusya’nın Girit’in Yunanistan’a terki veya özerklik verilmesi önerisi Babıâli tarafından reddedildi. Asilere, Yunanistan ve diğer ülkelerden gönüllü ve yardım gelmekteydi.

1867 Mayıs’ında Rusya’nın da onayını alan Fransa, Girit halkının şikâyet ve isteklerini belirlemek üzere, adaya milletlerarası bir komisyon gönderilmesini teklif etti. Fakat, Osmanlı Devleti ile İngiltere ve Avusturya bu teklife karşı çıktılar. Bunun üzerine Fransa, tasarıda, gönderilecek komisyona Osmanlı Devleti’nin de bir heyet ile dahil edilmesi şeklinde değişiklik yaptı. Buna mütareke talebini de ilave ederek Rusya, İtalya ve Prusya ile müştereken, Osmanlı Devleti nezdinde yeni bir teşebbüste bulundu. Ancak Osmanlı Devleti bu teklifi de içişlerine karışma sayarak reddetti(5).

İngiltere ise Girit meselesinin, Osmanlı Devleti’nin yerel bir problemi olarak kalmasını istiyordu. Bu arada yapımı sürdürülen Süveyş Kanalı açılınca, Hindistan yolu üzerinde bulunan Girit’in önemi bir kat daha artacaktı. Bu bakımdan da adanın statükosunun devamında yarar görüyordu(6).

Avrupa devletlerinin devam eden baskısı sonucunda Babıâli 12 Eylül 1867′de Girit’te genel af ilan etmeye razı oldu. 28 Ekim’de Fuat Paşa, Sadrazam Âli Paşa’nın Girit’te tatbik edeceği tafsilatlı ıslahat programını ilgili devletlere gönderdi. Ancak tatbike konulması düşünülen program Fransa’yı memnun etmedi. Bunun üzerine Fransa, Rusya, Prusya ve İtalya, Babıâli’ye verdikleri notada, Osmanlı Devleti’nin İngiltere’nin tutumundan cesaret alıp, diğer devletlerin fikirlerini göz önünde tutmadığını, kendi teklif ettikleri ıslahat programlarını uygulamadığını ve bundan meydana gelebilecek hiçbir şeyin sorumluluğunu kabul etmediklerini bildirmişlerdir. Londra Siyasal Bilgiler Fakültesi hocalarından Kenneth Bourne nota hakkında; “Bu nota vaziyeti olduğu gibi bırakmak şöyle dursun adeta bir afetin kapısını açıyordu”. yorumunu yapmıştır(7).

Bu şartlar altında Sadrazam Âli Paşa 6 Ekim 1867′de Girit’e vardı ve hazırlanan ıslahat programını açıkladı. Buna göre: “Vergiler önemli ölçüde azaltılacak; valinin yanında biri Müslüman, diğeri Hıristiyan olmak üzere iki danışman bulunacak; yerel ve genel meclisler kurulacak, bunların üyeleri Müslüman ve Hıristiyanlardan seçilecek; ada gerektiği kadar sancaklara ayrılacak ve bunların başına getirileceklerin yarısı Müslüman, yarısı Hıristiyan olacak; adada resmî yazışmalar Türkçe ve Rumca olmak üzere iki dilde yapılacaktı”.

Böylece Girit’e özerklik veren bir yönetim şekli getirilmiş ve Girit isyanı da yatışmaya başlamıştı. Girit’teki durumun sâkinleşmesinden hoşlanmayan Yunanistan bu kez de Yunanistan’a gelen Girit göçmenlerinin adaya dönmesini devletlerarası bir mesele haline getirmeye çalıştı. Ancak, göçmenlerin Yunanistan’da karşılaştıkları kötü şartlar, Yunanistan’ın aleyhinde bir durum oluşturdu. Göçmenler Girit’e dönmek istiyor, fakat anlaşmazlık çıkartacak bir kozdan yoksun kalmak istemeyen Yunanistan buna izin vermiyordu. Babıâli, 1868 Kasım ayı sonlarına doğru göçmenlerin Girit’e serbestçe dönmesini istedi. Osmanlı Devleti, 11 Aralık 1868′de Yunanistan’a verdiği notanın reddedilmesi üzerine de Yunanistan ile ilişkilerini kesti. Ortaya çıkan savaş durumunu gidermek için harekete geçen büyük devletler, 9 Ocak 1869′da Paris’te bir konferans topladılar(8).

Fransa, İngiltere, Rusya, İtalya, Prusya, Avusturya ve Osmanlı Devleti’nin katılımıyla gerçekleşen konferansa Yunanistan katılmadı. Uzun süren müzâkerelerden sonra, Paris Konferansı’nın resmi bildirisi 20 Ocak 1869′da kabul edildi. Bu bildiri Yunanistan Hükümeti’nin Osmanlı Devleti’ne karşı çeteler toplamasını ve Yunanistan limanlarından Giritli âsîlere malzeme taşıyan gemilerin donatımını yasak edip mültecilerin de Girit’e dönmelerine mani olunmamasını talep ediyordu(9).

Büyük devletler bu bildiri ile Yunanistan’ı hareketlerinden dolayı suçladıklarını açıkça belli etmişlerdir. Yunanistan’a bildiriye ek olarak verilen notada da bildiride ifade edilen maddelerin en geç bir hafta içinde kabul edilmemesi halinde, Yunanistan’ın hareketlerinden doğacak sonuçlar karşısında yalnız bırakılacağını ihtar etmişlerdi. Yunanistan hükümeti, konferansa katılan devletlerin bu baskısı karşısında, 6 Şubat 1869′da bildiriyi kabul etmek zorunda kaldı. Böylece, İngiltere’nin isteği doğrultusunda statükonun korunması esas alınarak Doğu Akdeniz bunalımı önlenmiş ve Osmanlı-Yunan anlaşmazlığı ile Girit meselesi geçici de olsa sona ermiştir(10).

Girit Rumları, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında, Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü zor durumdan yararlanmak amacıyla, Yunanistan’ın da teşviki sonucu yeniden isyan etmişlerdir. Rusya da, Ayastefanos Antlaşması’na, Girit adasında ıslahat yapılmasını ve uygulanmasını isteyen bir madde koyarak, konunun devletlerarası bir nitelik almasına sebep olmuştur. İngiltere ise Rusya’nın adaya tek taraflı olarak müdahalesini önlemek üzere, Girit meselesini Berlin Konferansı’na getirdi. Kongre, Berlin Antlaşması’nın 23. maddesine; Girit’te 1868 nizamnâmesi esaslarına göre ıslahat yapılmasını ve Osmanlı Devleti’nin bu konuda Avrupa devletlerine bilgi vermesi kaydını koydu(11).

Bu madde Osmanlı Devleti’nin Girit üzerindeki hâkimiyetini biraz daha kaybetmesine yol açtı. Nitekim sonradan büyük devletler, Osmanlı Devleti tarafından verilen bu vaadin yerine getirilmesini istediler. Bu vazife ile Girit’e gönderilen Gazi Ahmet Muhtar Paşa ile âsîler arasında, konsolosların kontrolü altında, Hanya’ya yakın Halepa mevkiinde müzakereler yapılarak, 23 Ekim 1878′de bir mukavelenâme imzalandı(12). “Halepa Mukavelenamesi”nin başlıca hükümleri şunlardır:

1- Girit genel valisi, beş yıl müddetle tayin edilecektir; genel vali, Müslüman veya Hıristiyan olabilecektir. Müslüman olduğu takdirde Hıristiyan, Hıristiyan olduğu takdirde, Müslüman bir yardımcısı bulunacaktır.

2- Vilâyet Genel Meclisi 80 üyeden oluşacak; bunlardan 49′u Hıristiyan, 31′i Müslüman olacaktır. Meclis yılda bir defa toplanacak, mahallî ihtiyaçlar hakkında karar verecektir.

3- Memurlar öncelikli olarak yerliler arasından seçilecektir.

4- Rumca, Türkçe gibi resmî dil olarak kabul edilecektir.

5- Vergi gelirlerinin fazlası adanın amme hizmetleri için kullanılacaktır.

6- Kâğıt paranın tedavülü yasak olacak, basın hürriyeti sağlanacaktır(13).

Böylece, Halepa Mukavelenamesi ile verilen yeni haklar ve getirilen düzenle, Rum halkın Girit’in yönetiminde daha etkili olması sağlanmıştır.

Yunanistan, Osmanlı-Rus savaşında Rus ordularının Edirne’ye girdikleri sırada Epir ve Teselya’da ayaklanmalar çıkartmış ve Yanya’yı da işgale hazırlanmaya başlamıştı. Bu durumun Balkanlarda yeni bir bunalıma yol açacağı ve Rusya’nın işine yarayacağı düşüncesiyle Avrupa devletleri Yunanistan’a engel olmuşlardı. Fakat Balkan meselesi sözkonusu olduğunda Yunanistan’ın çıkarlarının gözönünde tutulacağını da vaat etmişlerdi(14). Hatta İngiltere Sefiri Mr. Layard, Osmanlı Devleti tarafından ileride Yunanistan lehine bir hudut tashihi yapılabileceğine dâir Sadrazam Sadık Paşa’dan sözlü bir vaat almıştı. İngiltere, bunu resmi bir vaat gibi değerlendirerek Berlin Kongresi’nde, Yunanistan’ın da müzakerelere katılmasını teklif etti(15). Yunanistan Dışişleri Bakanı Deliyanis, kongrenin 29 Haziran 1878 tarihli toplantısına katıldı ve toplantıda; Yunan Hükûmeti’nin Rum halkının bulunduğu bütün toprakların Yunanistan’a ilhakını arzu ettiğini, ancak zorunlu şartları dikkate alarak şimdiki halde sadece Epir ve Teselya ile Girit adasını istediğini bildirdi.

Nitekim tartışmalı geçen müzakerelerden sonra Berlin Antlaşması’nın 24. maddesi şu şekilde kabul edildi:

“Osmanlı Devleti ile Yunanistan, Berlin Kongresi’nin 13′üncü protoko­lünde bildirilen sınır düzenlemesi konusunda, anlaşmaya varamadıkları takdirde Almanya, Fransa, Avusturya, İngiltere, İtalya ve Rusya devletleri, görüşmeleri kolaylaştırmak için kendilerine arabuluculuk teklif etmek hakkını korurlar”.

Böylece Berlin Antlaşması’nın 24. maddesi gereğince; Yanya, Tırhala, Preveze ve Golos taraflarından Yunanistan’a sınır düzenlenmesi yolu ile bir miktar toprak terki, Osmanlı Devleti’nin rızasını almak şartıyla, kararlaştırılmış oldu(16). Bunun üzerine harekete geçen Yunanistan, 16 ve 19 Temmuz 1878′de Babıâli’ye gönderdiği notalarla yeni sınırın düzenlenmesini istedi. Osmanlı Devleti ise Yunanistan’a hiçbir şekilde toprak vermemeyi kararlaştırdı ve bu kararını da büyük devletlere bildirerek, onlardan daha önceki düşüncelerini değiştirmelerini istedi. Ancak bu istek Avrupa devletleri tarafından kabul edilmedi ve Osmanlı Devleti ile Yunanistan da savaş hazırlıklarına başladı.

Fakat Avrupa devletlerinin baskısı üzerine, Gazi Ahmet Muhtar Paşa başkanlığında bir heyet, Yunanlılarla 6 Şubat 1879′da Preveze’de görüşmelere başladı. Taraflar arasındaki uzun tartışmalardan sonra, Yunan delegeleri bu toplantıdan birşey elde edemeyeceklerini anladıklarından 18 Mart 1879′da Preveze’yi terk ettiler ve görüşmeler sonuçsuz kaldı. Yunanistan bu durum üzerine Berlin Antlaşması’nın 24. maddesi gereğince büyük devletlerden arabuluculuk yapmalarını talep etti. Bu devletler, kendi aralarında Berlin’de yaptıkları 16 Haziran 1880 tarihli toplantıda, Yunanistan’a Osmanlı topraklarından toprak verilmesi kararını aldılar ve bu kararı Babıâli’ye bildirdiler.

Büyük devletlerin artan baskıları üzerine Osmanlı Devleti, 8 Şubat 1881′de, prensip olarak Yunanistan’a toprak verilmesine ve konunun İstanbul’daki büyük devletlerin elçileriyle Osmanlı delegeleri arasında yapılacak bir konferansta çözümlenmesine karar verdi(17). Nitekim, Osmanlı temsilcileri ile İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya ve İtalya’nın İstanbul elçileri arasında görüşmeler, 8 Mart 1881 günü Alman elçiliği binasında başladı. Görüşmeler, çeşitli önerilerin ileri sürülmesiyle tartışmalı şekilde sürerken bu altı devletin elçisi, Babıâli’ye 19 Nisan 1881 tarihli ortak bir nota vererek, Osmanlı Devleti’nin oldukça aleyhine olan yeni bir sınır önerdiler. Bu nota üzerine, 21 Nisan 1881 günü toplanan “Heyet-i Askeriyye”, yapılan teklifi inceleyerek bir rapor hazırlamış ve bunu sultana sunmuştur.

Bu rapora göre: “Teklif edilen bu şartlar reddedilirse ve bu da bir savaşa yol açarsa, buna Osmanlı Devleti neden olmuş sayılacaktır. Böyle bir durumda büyük devletler, Osmanlıların aleyhinde, Yunanlıların lehinde olacaklardır. O takdirde meydana gelecek savaşın şiddeti şimdiden kestirilemez. Onun için askeri durumun buna göre hazırlanması gerekmektedir”(18).

Sultan da yeni bir savaşın çıkmasına meydan vermemek ve büyük devletlerin Osmanlı Devleti aleyhine bir harekete girişmelerini önlemek için, elçilerin bu önerisini kabul etti(19). Osmanlı Hükûmeti, 8 Mayıs 1881′de yaptığı toplantıda; Berlin Konferansı kararlarının yerine, ilgili devletler arasında alınan yeni karar esas olmak üzere bir sözleşmenin düzenlenmesi amacıyla Server, Gazi Ahmet Muhtar ve Ali Nizamî paşalar ile Artin Efendi’ye yeniden altı devletin elçileriyle görüşme yetkisini verdi. Osmanlı temsilcileri ile elçiler arasında görüşmelere yeniden başlandı(20).

Böylece, Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasındaki sınırı, yeniden çizen anlaşma, 24 Mayıs 1881 günü imzalandı. Tamamı 19 madde olan bu anlaşmaya göre, iki devlet arasındaki sınır Salamirya ve Platamonan’dan geçip Narda nehrine ulaşmaktaydı. Yunanistan’a Teselya, Osmanlı Devleti’ne de Kuzey Epir kalacak şekilde sınır tespiti yapıldı.

Böylece Yunanistan bir savaşa katılmadan, diplomatik yollardan Avrupa devletlerinin çabası ve baskısı ile Osmanlı Devleti’nden bir parça toprak daha ele geçirerek, sınırlarını genişletmeyi başarmıştı(21). Bundan da cesaret alarak yayılmacı politikası doğrultusunda yeni hedeflere yöneldi ve öncelikle Epir ve Girit’e gözlerini dikerek bu yönde çalışmaya başladı(22).

Girit adasında, Halepa Sözleşmesi ile oluşturulan statüde, Rumlara geniş haklar verilmiş, ancak bu durum da onları memnun etmemişti. Rumlar, adanın yönetiminde daha etkili olabilmek ve adayı Yunanistan’a bağlamak amacın­daydılar. 1878′den itibaren, bu amaçlarına ulaşabilmek için uygun bir ortamın çıkmasını beklemeye başlamışlar ve bu arada bazı girişimlerde bulunmuşlardı.

Nitekim, Girit Rumları 1885′de Bulgaristan ile Şarkî Rumeli’nin birleşmesi üzerine doğan Balkan bunalımından yararlanarak harekete geçtiler. Girit’in Yunanistan’a bağlanmasını, bu olmaz ise Halepa Sözleşmesi’nin kapsamının genişletilmesini istediler. Yunanistan da büyüyen Bulgaristan’a karşı dengeyi sağlamak gerekçesiyle, Girit’i ele geçirmeye kalkıştı ve ada Rumlarını isyan için kışkırtmaya başladı.

Girit Rumları, Halepa Sözleşmesi’nin iyi uygulanmadığını ileri sürerek 1888′de yeniden ayaklandılar ve adanın Yunanistan’a bağlanmasına karşı çıkan Türklere saldırılara başladılar. Bunun üzerine Babıâli, Girit’e asker gönderdi ve isyanı bastırdı(23). 26 Ekim 1889′da yayınlanan bir fermanla Girit valisine olağanüstü yetkiler verilerek yanına bir de komutan atandı. Valinin yetkileri şöyleydi:

1- Girit meclisine başkanlık yapmak ve görüşmeleri yönetmek,

2- Meclisin aldığı kararları onaylamak veya reddetmek,

3- Meclisin çalışmalarına son verebilmek(24). Daha evvel adaya verilmiş olan imtiyazlar da bazı sınırlamalara tabi tutuldu(25).

Girit adasında bu gelişmeler olurken, Yunanistan da Bulgaristan olaylarını fırsat bilerek Girit, Epir ve Güney Makedonya’yı kendisine katmak amacıyla Osmanlı sınırlarında bazı askerî hazırlıklara başladı. Bunun üzerine, Balkanlar’da yeni bir bunalımın çıkmasını kendi çıkarlarına aykırı bulan büyük devletler, İngiltere’nin önerisi üzerine Yunanistan’a baskı yaparak, askerî girişimlerine son vermesini istediler. Yunanistan’ın buna karşı çıkması üzerine de, Fransa dışındaki beş büyük devletin ortak donanması Yunanistan’ı kuşattı. Teselya’ya hücum eden bir Yunan askerî birliği de Osmanlılar tarafından püskürtüldü. Bunun üzerine Yunanistan, büyük devletlerin de isteğine uyarak bir kısım askeri terhis ederken büyük devletler de Haziran 1889′da deniz kuşatmasını kaldırdı. Böylece, Yunan emelleri bir süre frenlenmiş ve yeni bir Osmanlı-Yunan çatışmasının çıkması önlenmiş oldu(26).

1894 Haziran’ında ise Rumlar Halepa Sözleşmesi’nin uygulanmasını ve adaya Hıristiyan vali atanmasını istediler. Osmanlı Devleti, 1895 Mayısı’nda Kara Todori Paşa’yı adaya vali olarak atadı(27). Fakat bu Hıristiyan vali, selefi gibi azimli olmadığı için adadaki karışıklığı gideremedi. Ertesi yıl, onun yerine Girit valiliğine getirilen Turhan Paşa da bu hususta büyük bir başarı sağlayamadı(28). Bütün bu çabalara rağmen, Hanya, Kandiye ve Resmo’da olaylar önlenemedi. Rum çetelerinin saldırılarına karşı korumasız kalan Türkler için kırsal bölgelerde yaşama imkânı kalmamıştı. Sahillerdeki kasaba ve limanlarda Türkler, iç bölgelerde ise Rumlar çoğunluğu oluşturmaya başladılar(29).

Rumlar, Türklere karşı vahşi bir terör uygulamasına girişmişlerdi. Yuna­nistan’dan yardım gören çeteler Türk köylerini ve hatta kasabalarını basarak Müslüman halkı kadın, erkek, çocuk, genç, ihtiyar ayırdetmeden öldürüyor, mallarını yağmalıyor, evlerini barklarını yerle bir ediyorlardı. Çok geçmeden, Türkler de teşkilatlanarak kendilerini savunmaya ve çetelerin yuvalandıkları yerlere karşı saldırılarda bulunmaya başladılar(30). Girit’teki konsoloslar, Türklerin varolma savaşını her zamanki gibi tek yanlı olarak değerlendirerek duruma müdahale edilmezse Hıristiyanların yok edileceğini bildirdiler. Fransa ve İtalya ada sularına gönderdikleri savaş gemileriyle Girit olaylarına müdahale etme girişimlerinde bulunurken, bu davranış diğer devletlerce benimsenmedi. Bu arada, Sultan II. Abdülhamid asilere karşı harekete geçerek, Avrupalı büyük devletler müdahale etmeden olayların bastırılması için adaya on altı tabur asker gönderdi.

Büyük devletlerin elçileri de kendi aralarında anlaşarak Osmanlı Hükûmeti’nden Halepa Sözleşmesi’nin uygulanmasını ve Ada Genel Meclisi’nin toplanmasını istediler. Sultan bunun üzerine Avrupa devletlerinin baskısı üzerine, Halepa Sözleşmesi’nde tespit edilmiş olan bütün maddeleri uygula­maya hazır olduğunu ifade ederek adada genel af ilan etti. Sisam’ın eski prensi Georgis Beroviç’i de vali olarak atadı(31).

Ancak Rumlar, bununla da yetinmeyerek yeniden ayaklandılar. Girit’teki Türkler de Rumlara verilen imtiyazları kabul etmeyerek Babıâli’nin bu tutumunu protesto için 4 Şubat 1897′de ayaklandılar; böylece Girit adasında bir iç savaş başlamış oldu. Osmanlı Devleti, büyük devletlerin karşı çıkması üzerine adaya yeni askeri birlikler gönderemediğinden olayları kontrol altına alamadı.

Bu arada, Balkanlar’da yeni bir bunalımın çıkmasını istemeyen Avrupa devletleri, İstanbul ve Atina’ya bir savaşa yol açmamaları için baskı yapıyorlardı. Fakat Yunanistan bir yandan Girit’e asker gönderirken, bir yandan da Yunan ordusunu seferber hale getirmekte ve Teselya sınırına yığınak yapmaktaydı. Buna karşılık Osmanlı Devleti de askerî hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyordu. OsmanlıYunan ilişkilerinin bu şekilde gerginleşmesi üzerine İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya devletleri, Girit’e ortak bir donanma göndermeye karar verdiler(32).

14 Şubat 1897′de Albay Timalen Vasos komutasındaki bir Yunan birliği Yunan kralı adına işgal için Girit’e çıktı. Albay Türklere her türlü vahşeti yaparak kendisine verilen görevin icaplarını yerine getirmeye çalıştı(33). Vasos, 16 Şubat 1897′de Yunan kralı adına adayı Yunanistan’a ilhak ettiğini bildiren bir beyannâme yayınladı. Yunan Başbakanı Deliyanis de Yunan Meclisinde Girit’in Yunanistan’a ait olduğunu resmen açıklamıştı(34).

Osmanlı Devleti, olayı şiddetle protesto etti. Büyük devletler de 2 Mart 1897′de Yunan Hükûmeti’ne müşterek bir nota vererek, 6 gün zarfında Girit’ten askerini ve harp gemilerini geri çekmesini, aksi takdirde şiddetli tedbirlere başvurulacağını bildirdiler(35). Yunan Hükûmeti ada sularındaki savaş gemilerinin bir kısmını geri aldı ise de Rumları “Türklerin fanatizmi”ne terk edemeyeceği için adadan askerlerini çekemeyeceğini açıkladı(36). Bunun üzerine büyük devletler, 21 Mart 1897′de Girit’i kuşatarak adada özerk bir yönetim kurulduğunu açıkladılar. Ertesi günü de adaya asker çıkartıp Girit’i geçici olarak işgal ettiler.

Bu durum Yunan kamuoyunda büyük tepkiye yol açtı. Etniki Eterya’nın etkisi altında bulunan Yunan Hükûmeti ve kamuoyu, Osmanlı Devleti’ne savaş açılmasını istemeye başladı(37). Girit’teki hareket serbestisi kısıtlanan Yunanlılar bu sefer Teselya sınırında ihlal ve tahrik eylemlerine başvurarak, Osmanlı Devleti’yle harp isteyen kamuoyunun Makedonya’ya dönük ihtiraslarını gerçekleştirebileceklerini düşünüyorlardı. Etniki Eterya’nın ajanları vasıtasıyla ayaklandırılacak olan Makedonya Rumlarının yanısıra Balkanlar’da bulunan diğer topluluklar da Osmanlı Devleti’ne savaş açacaklar, Yunanistan da bu yolla zafer elde edebilecekti(38). Bu planı gerçekleştirmek için Yunan subayları komutasındaki çeteler, Osmanlı sınırına tecavüze başladı. 9-10 Nisan 1897′de Kalabaka’da Osmanlı sınırını on beş kilometre kadar geçtiler. Ancak Osmanlı kuvvetleri karşısında tutunamayarak Yunanistan topraklarına geri çekilmek zorunda kaldılar.

Yunan saldırılarının devamı üzerine Yıldız Sarayı’nda toplanan meclis savaşa karar verdi. On beş dakika sonra da padişahın, meclisin kararını onaylaması üzerine orduya savaş emri verildi. Bu sırada Yunan ordusunun eşkiya saldırısı süsü vererek hududu geçtiği haberi geldi. Böylece 17 Nisan 1897′de Osmanlı-Yunan savaşı başladı(39).

Savaş başladığı sıralarda devletlerarası politik durum Osmanlı Devleti’nin lehineydi. Yunanistan, büyük devletlerin uyarılarını dinlememiş ve barışı bozan taraf olmuştu. Makedonya’da büyük bir Yunanistan devletinin kurulması, öteki Balkan devletlerinin çıkarlarına ters düşüyordu. Bu sebeple Bulgaristan, Sırbistan ve Avusturya, bu arada Yunanistan’ın o tarihlerde daha fazla büyüme­sini istemediklerinden İngiltere ve Fransa tarafsız kalacaklarını bildirmişlerdi. Almanya da yeni yeni politik ve ekonomik ilişkilerini geliştirdiği Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünden yanaydı. Rusya ise bütün bu devletlere karşı çıkarak Yunanistan’a tek başına yardım edemezdi. Böylece Osmanlı Devleti ile Yunanistan yalnız olarak karşı karşıya kalmışlardı.

Türk-Yunan savaşı, bu ortam içerisinde 18 Nisan 1897′de fiilen başladı. Ethem Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Yunanlıları, arka arkaya yenilgiye uğratarak Yenişehir ve Tırhala’yı ele geçirerek geri çekilmeye mecbur bıraktı. Sonucu kesin olarak tayin eden savaş ise, 15-17 Mayıs 1897′de Dömeke’de yapıldı. Burada Türk ordusu Yunanlıları kesin ve ağır bir yenilgiye uğrattı(40). Bu yenilgiden sonra Yunan ordusu hızla geri çekilmeye başlamış, halk dehşet içinde kalmış, hükûmet ise ne yapacağını şaşırmıştı. Önünde artık ordu diye birşey kalmamış olan Türk askerinin Yunanistan’ı baştan başa işgal etmesine ve başkent Atina’yı ele geçirmesine hiçbir engel kalmamıştı(41).

Yunanlıların bu kadar ağır yenilgi almasından hoşlanmayan Avrupalı devletler, savaşı bir an önce bitirmek için Osmanlı Devleti’ne müdahâle etmeye başladılar. Bu arada Yunanistan’da da iktidar değişikliği olmuş, yeni Yunan Hükûmeti de Avrupalı devletlere ve sonra da Rusya’ya başvurarak mütareke yapılmasının sağlanmasını istemeye başlamıştı. Bunun üzerine, Rus Çarı, Sultan II. Abdülhamid’e telgraf göndererek savaşın durdurulmasını istedi. Abdülhamid ise ateşkes şartlarının oluştuğuna kanaat ederek, Türk ordusunun nihâî taarruza hazırlandığı sırada mütareke yapılması için emir verdi (20 Mayıs 1897)(42). Yunanlıları kendi elleriyle hazırladıkları kötü durumdan yine büyük devletlerin müdahaleleri kurtarmış oldu.

Avrupalı devletler ve Rusya, Babıâli ile Yunanistan’ı harp hususunda başbaşa bıraktıkları halde barış şartlarının tespiti için devletlerarası bir konferansın toplanmasını istediler. Bu maksatla 3 Haziran 1897′de toplanan “İstanbul Konferansı”‘na, Osmanlı Devleti’nin temsilcisi ile Yunanistan adına hareket eden Almanya, Avusturya, Fransa, İngiltere, Rusya ve İtalya’nın İstanbul elçileri katıldılar. Dört ay süren görüşmelerden sonra 18 Eylül 1897′de, Teselya sınırındaki bazı düzeltmeler dışında genel hatlarıyla savaştan önceki statüyü esas alan bir önbarış imzalandı(43).

Yunanistan’ın bu esasları kabul etmesi üzerine de Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında 21 Ekim 1897′de İstanbul’da ikili barış görüşmelerine baş­landı. Kesin barış antlaşması ise 4 Aralık 1897′de imzalandı. On altı maddeden meydana gelen İstanbul Antlaşması’na göre(44):

1- Türk ordusu tarafından ele geçirilmiş olan Teselya, küçük sınır değişik­likleri yapılmak şartıyla, Yunanistan’a geri verilecek, sınır savaştan önceki duruma getirilecektir.

2- Yunanistan, Osmanlı Devleti’ne 4 milyon lira savaş tazminatı, ayrıca savaş sırasında halka verdiği zararlara karşılık 100 bin lira tazminat ödeyecektir.

3- Osmanlı Devleti, savaş tazminatının ödenmeye başlanmasından bir ay sonra Teselya’yı boşaltacaktır.

Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin baskısıyla yapılan bu anlaşmayla savaş meydanında göstermiş olduğu büyük başarıdan yararlanamamış, masabaşı diplomasisinde kazandıklarını kaybetmiştir.

Türk-Yunan savaşı, Girit meselesi yüzünden çıkmış, buna rağmen barış antlaşmasının hiçbir yerinde Girit anlaşmazlığından ve hal şeklinden bahsedilmemişti. Barışın imzalanmasından iki hafta sonra da 18 Aralık 1897 tarihinde büyük devletler, Girit’in özerkliğini ilan ettiler. Buna göre Girit adası Osmanlı Devleti’nin hakimiyetinde tarafsız ve muhtariyete sahip bir eyalet oluyordu. Adaya, ilgili devletlerin de onayı ile Sultan tarafından beş yıl için Hıristiyan bir vali tayin edilecekti. Türklerin de temsil edildiği seçilmiş bir yasama meclisi bulunacak, onun kararları Osmanlı Devleti’nin müdahalesi olmadan valinin onayıyla yürürlüğe girecekti. Türklerin can güvenliği ve mal emniyeti temin olunduktan sonra Türk askeri adadan çekilecekti. Girit idaresi, Osmanlı Devleti hazinesine yıllık maktu bir vergi ödeyecekti(45).

KAYNAK
Arşiv Belgelerine göre Balkanlarda ve Anadolu’da Yunan Mezalimi, Başbakanlık Devlet Arşivleri Yayını, Ankara 1995.

DİPNOTLAR
1) Osmanlı idaresinin Girit’te yerli halka tanıdığı haklar için bkz. Cemâl Tukin, “Girit”, İslâm Ansiklopedisi, c.IV, İstanbul 1945, s.794-796.
2) Uçarol, a.g.e., s.182-183.
3) Tukin, “a.g.m”., s.796.
4) Uçarol, a.g.e., s.183.
5) Tukin, “a.g.m”., s.796-797.
6) Uçarol, a.g.e., s.184.
7) Kenneth Bourne, “İngiltere ve Girit İsyanı, 1866-69″, (Çeviren: Yuluğ Tekin Kurat), Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Araştırmaları Enstitüsü Tarih Araştırmaları Dergisi, I/1 (1964), s.266-267.
8) Uçarol, a.g.e., s.185-186.
9) Bourne, “a.g.m”., s.272-273.
10) Uçarol, a.g.e., s.186-187.
11) Uçarol, a.g.e., s.299.
12) Tukin, “a.g.m”., s.798.
13) Karal, a.g.e.,. c. VIII, s.119.
14) Uçarol, a.g.e., s.300.
15) Ali Fuat Türkgeldi, Mesâil-i Mühimme-i Siyasiyye, (Yayını Hazırlayan: Bekir Sıtkı Baykal), Ankara 1987, c.II, s.168-169.
16) Rıfat Uçarol, “1878 Berlin Antlaşması’na Göre Yunanistan Sınırının Düzenlenmesi Sorunu ve Yunanistan’a Toprak Verilmesi (1878-1881)”, Tarih Boyunca Türk-Yunan İlişkileri; Üçüncü Askeri Tarih Semineri, Ankara 1986, s.212-214.
17) Uçarol, a.g.e., s.301-302.
18) Uçarol, “a.g.m”., s.225-226.
19) Uçarol, a.g.e., s.303.
20) Uçarol, “a.g.m”., s.226.
21) Uçarol, a.g.e., s.303.
22) Uçarol, “a.g.m”., s.229.
23) Uçarol, a.g.e., s.303-304.
24) Erdoğan Yeğen, “XIX. Yüzyılın Son Çeyreğinde Girit Olayları ve Osmanlı-Yunan ve Büyük Devletlerin İlişkileri”, Tarih Boyunca Türk-Yunan İlişkileri, Üçüncü Askeri Tarih Semineri, Ankara 1986, s.281-282.
25) Tukin, “a.g.m”., s.798.
26) Uçarol, a.g.e., s.304.
27) Yeğen, “a.g.m”., s.283.
28) Tukin, “a.g.m”., s.798.
29) Yeğen, “a.g.m”., s.283.
30) Midhat Sertoğlu, “Osmanlı Devleti’nin Kazandığı Son Harp Türk-Yunan Savaşı 1897(1313)”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı: 10 (15 Ekim 1987), s.32.
31) Yeğen, “a.g.m”., s.284-285.
32) Uçarol, a.g.e., s.305.
33) Yeğen, “a.g.m”., s.288.
34) Sülayman Kocabaş, Tarihte ve Günümüzde Türk-Yunan Mücadelesi, İstanbul 1988, s.103.
35) Tukin, “a.g.m”., s.799.
36) Yeğen, “a.g.m”., s.289.
37) Uçarol, a.g.e., s.305-306.
38) Hatipoğlu, a.g.e., s.41.
39) Yeğen, “a.g.m”., s.290.
40) Uçarol, a.g.e., s.306-307.
41) Mithat Sertoğlu, “a.g.m”., s.38.
42) Sertoğlu, “a.g.m”., s.38-39.
43) Karal, a.g.e., s.117, Uçarol, a.g.e., s.307.
44) Uçarol, a.g.e., s.307-308.
45) Sertoğlu, “a.g.m”., s.40.

Leave a Reply