Yunanistan’ın Bağımsızlığını Kazanması
Yeniçağın başlarına kadar Avrupa’da bir Yunan problemi yoktu. Ortaya çıkan “Rönesans ve Hümanizm” hareketleriyle Avrupalı aydınlar Yunan kültürü hakkında araştırmalar yapmak için birimler oluşturarak düşünce alanında Yunan sempatizanlığı başlatmışlardır. Edebiyat alanında eski Yunan klasikleri tekrar tercüme edilerek yazılmış; bu gelişmeler Osmanlı Devleti vatandaşı olan Rumlar arasında da geçmişlerine karşı özlem ve hayranlık uyandırmıştır. Osmanlı Devleti’ni içerden parçalayıp çökertmek için planlar hazırlayan Avrupalı devletler “Yunancılık” fikrinin uyandırılması ile istismar edilebilecek, kendi menfaatleri doğrultusunda kullanılabilecek bir unsuru yakalamış bulunuyorlardı. Bunun için de Yunanlılar arasında milliyetçilik ile bağımsızlık düşüncesini yaymaya gayret sarf etmişlerdir(1).
1768-1774 Osmanlı-Rus savaşı esnasında Rusya, Balkanlarda ve Mora'daki Ortodoks halkı isyana teşvik etmiştir. 1770 yılında Rus filosu Mora sahillerine gelerek Koron'u muhasara altına almıştır. Rusya'nın Akdeniz harekâtı kumandanı Aleksi Orlof'un planına göre; Çanakkale Boğazı'nın Osmanlı donanmasının çıkmasını engellemek için kapatılmasından ve Akdeniz'deki bazı mühim adalara sahip olunmasından sonra Mora'dan itibaren Selanik'e kadar isyan başlayacaktı. Rus kışkırtmaları sonucunda ayaklanmalar 1770 Mart'ında başlamış, önceden yapılan hazırlıklar sebebiyle derhal genişlemiş, bu arada Müslümanlara karşı katliamlar yapılmıştır(2).
Osmanlı-Rus savaşı sonunda imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması'na(3) göre Ruslar, Osmanlı şehir ve kasabalarında münasip görecekleri yerlerde konsolosluklar açabilecekler, Galata'da bir kilise inşa edecekler ve Ortodoks halka mahsus olacak olan bu kilise Rus elçilerinin himayesinde bulunacaktı(4). Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya, Ortodoks tebeayı himaye bahanesiyle, Osmanlı Devleti'nin içişlerine karışmak imkânını elde etmiştir(5).
Bu arada Çariçe Katerina ise "Grek Projesi"ni ortaya atmıştır. Çariçe'nin bu projesine göre, Slavlar ve Rumlar Osmanlı yönetiminden kurtarılacaklar ve Bizans diriltilerek Katerina'nın oğlu Konstantin tarafından yönetilecekti. Ancak, Rum Ortodoks dünyasında yankı ve kök bulan asıl düşünce, Fransız ihtilaliyle birlikte Avrupa'yı saran milliyetçilik düşüncesidir(6).
Fransız İhtilalinin ortaya çıkardığı "İnsan Hakları Beyannâmesi" ile Napolyon'un Yedi Ada'ya yerleştikten sonra burada yaşayan Rumlar arasında yaptığı milliyetçilik telkinleri Rumların Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanmaları için çok büyük tesir yapmıştır(7). 1805'ten sonra bu bölgede Fransızların yerini alan Rusların çalışmaları ile Rum ayrılıkçılığı fikri iyice yayılmıştır(8).
Bu arada İstanbul'da yaşayan Fenerli Rumlar da Montesquieu, Racine, Voltaire gibi Fransız yazar ve düşünürlerinden tercümeler yapmakta, gençlerini Avrupa üniversitelerine göndermekte, oralardaki fikir hareketleri ve bilim adamlarıyla temas halinde bulunmaktaydılar. Yunanistan ve Avrupa'daki Rumlar arasında da yeni akımlardan esinlenecek eserler veren Kazmas, Rigas, Korais gibi yazar, şair ve fikir adamları ortaya çıkmıştır(9). Gelişen bu ortamda, Rum Ortodoks dünyası kökenlerini Klasik Yunan'da arıyordu. Rumlar, şimdi köklerini Bizans'tan ve Roma'dan daha gerilere, Helenistik dönemlere uzatarak kendilerine güven duygusu kazanıyorlardı(10).
Filiki Eterya'nın Kurulması ve Faaliyetleri
Rumlar arasında, isyan ve ihtilal için gerekli zeminin oluşturulmasında, bu maksatla kurulan cemiyetlerin faaliyetleri büyük bir önem teşkil etmektedir.
İhtilalci, gizli cemiyetler arasında en etkilisi olan "Filiki Eterya" 1814 yılının sonlarında Odessa'da kuruldu. "Dostlar Cemiyeti" anlamına gelen Filiki Eterya, batı Avrupa'daki gizli mason cemiyetlerinin kuruluş ve işleyiş usullerini benimsemişti(11). Filiki Eterya, kurulurken bir önder arayışı içindeydi. Örgüt tarafından ilk düşünülen kişi, 1815'den beri Nesselrode ile birlikte Rus Dışişleri Bakanlığı'nı yürüten "Kapodistrias" idi. Ancak Kapodistrias bu görevi kabul etmeyince, örgütün liderliğine, "Aleksandr İpsilanti" getirildi. İpsilanti, çok eski Fenerli bir ailenin mensubuydu(12).
Filiki Eterya'nın ilk amacı, Rumları Osmanlı yönetimine karşı ayaklandırmak, bu arada mümkün olursa diğer Balkanlı Hıristiyan topluluklarını da bu isyana karıştırmaktı. Örgüt, malî problemlerini çözümlemek amacıyla bünyesine öncelikle büyük tüccar ve armatörleri kaydetmiş, ayrıca halk üzerinde daha etkili propaganda yapabilmek için papazları kullanmıştır(13). Bu örgüt zamanla güçlendikçe gayesini daha belirgin ve açık bir şekilde propaganda etmeye başladı. Filiki Eterya, ilk aşamada Mora'da bir Yunan devleti kurmayı, sonra da Orta Yunanistan, Batı Trakya, Selanik, Ege adaları, On İki Ada, Kıbrıs ve Batı Anadolu'yu Yunanistan'a katmayı, nihayet İstanbul'u ele geçirerek Bizans'ı yeniden kurmayı hedefliyordu(14).
Tepedelenli Ali Paşa'nın İsyanı
Bölücü ve ayrılıkçı Rum aydınları ile Avrupalı aydınların çalışmaları ve Filiki Eterya'nın faaliyetleri sonucu Rumlar arasında Osmanlı Devleti'ne karşı isyan düşüncesi doğmuş ve geliştirilmişti.
1788'den beri Yanya Valiliği'nde bulunan Tepedelenli Ali Paşa bölgedeki ayrılıkçı Rum faaliyetleri için engel teşkil ediyordu. Tepedelenli Ali Paşa zamanında yürütülen etkili istihbarat çalışmaları sayesinde Rumların yaptıkları bölücü faaliyetler hakkında günü gününe haber alınıyor ve gerekli tedbirler vakit geçirmeksizin uygulanıyordu. Bölücü Rum hareketlerinin Tepedelenli Ali Paşa ve adamları tarafından engellenmeye başlanması bu durumdan çok rahatsız olan saraya yakın Rumları harekete geçirmiş ve Tepedelenli Ali Paşa aleyhinde yalan ve iftira kampanyası başlatılmıştır. Bu kampanyayı yürütenlerin başında Rum işbirlikçisi olan Padişâhın Mühürdârı Hâlet Efendi ile İstanbul Fener Patriği bulunmaktaydı. Tepedelenli Ali Paşa'nın, iftiralar sonucunda görevden alınması üzerine başlattığı isyan, 1820-1822 yılları arasında sürmüş, devlet ile vali arasında meydana gelen bu çatışma en çok bölücü Rumların işine yaramış, bölgede asayiş ortadan kalkmış, büyük bir istikrarsızlık ve kargaşa ortamı belirmiş, bu durumdan yararlanan Rum çeteleri ilk şiddet hareketlerine başlamışlardı(15).
Dış Müdâhaleler ve Yunanistan Devleti'nin Kurulması
Büyük Avrupa devletleri, Kutsal ve Dörtlü ittifakların getirdiği genel prensipler çerçevesinde, Yunan isyanının başından itibaren tarafsız bir politika izlemişler, konuyu Osmanlı Devleti'nin bir iç meselesi olarak kabul etmişlerdi. Fakat, Çar I. Aleksandr'ın ölümü (Aralık 1825) ile Rusya'nın başına geçen I. Nikola'nın şiddetli bir Türk düşmanı olup Yunan asilerine aşırı sempati duyması ve Doğu Akdeniz'i Mehmet Ali Paşa gibi güçlü bir komutan ve idarecinin denetimine bırakmayı ülkesinin çıkarlarına aykırı bulması, Rusların Yunan meselesini devletler arası bir problem haline getirmesine neden olmuştur(16).
Yunan meselesini Rusya'nın yararına çözümlemek için harekete geçen Çar I. Nikola, ilk olarak Prut boylarındaki sınıra asker yığmaya başladı(17). Arkasından da 17 Mart 1826'da Babıâli'ye verdiği bir ültimatomla Bükreş Antlaşması'nın (1812) uygulama şeklini gözden geçirmek istediğini bildirdi. Osmanlı yönetimi, bu durum karşısında, Rum isyânının Rusya tarafından genişletilmesinden çekinerek görüşmeyi kabul etti. Ruslarla yapılan temaslar Akkerman Mukavelesi (7 Aralık 1826) ile sonuçlandı. Bu belgede Yunan meselesinden hiç söz edilmemekteydi, fakat Rusya bu mukavele ile Balkanlar'da bazı avantajlar temin etmiştir.
I. Nikola, Osmanlılar ile Akkerman Mukavelesi görüşmelerini yaparken bir yandan da İngilizler ile Yunan meselesi hakkında görüşmelere başlamıştı. Nitekim, İngilizler, Doğu Akdeniz'de muhtemel bir Rus nüfûzunun ortaya çıkabileceği düşüncesiyle harekete geçmiş ve Rusların Yunanlılar lehinde alınmasını teklif ettikleri önlemler hususunda görüşmeyi kabul etmişlerdi(18). Görüşmeler sonucunda, daha Akkerman Sözleşmesi yapılmadan, 4 Nisan 1826'da "Petersburg Protokolü" imzalandı.
Buna göre:
"Yunanlılar, Osmanlı Devleti'ne vergi ile bağlı özerk bir devlet haline getirilecek ve bütün Türkler Yunanistan'dan çıkartılacak; İngiltere ile Rusya her türlü çıkar hesaplarından uzak olarak, bu öneriyi Osmanlı Hükümeti'ne kabul ettireceklerdi"(19).
Petersburg Protokolü, Yunanistan Devleti'nin kurulması yolunda, devletlerarası diplomasi alanında atılan ilk adım oldu. Avrupa devletlerinden Avusturya ile Prusya protokole katılmayı reddederken Fransa ise kabul etti. Rusya ile İngiltere, protokol esaslarını Osmanlı Hükümeti'ne bildirerek uygulamaya konulmasını istediler. Osmanlı Devleti gönderilen notaya kesin bir şekilde olumsuz cevap verdi.
6 Temmuz 1827'de Londra'da imzalanan ve Petersburg Protokolü'nü teyit eden ayrı bir protokol, Osmanlı Devleti'nin Petersburg kararlarını kabul etmesi durumunda asilerle Türk yönetimi arasında bir mütareke yapılmasını, bunu takiben de Yunanistan Devleti'nin kurulacağını, eğer İstanbul bunu kabul etmezse Londra Protokolü (6 Temmuz 1827 )'nde imzası bulunan üç devletin (İngiltere, Fransa, Rusya) Yunanlı "muhariplere" yardım etmesinin yanı sıra, Osmanlı Devleti'ne baskıda bulunacağını öngörüyordu(20).
Osmanlı Devleti, kendisine zorla kabul ettirilmeye çalışılan şartları reddedince, protokolde imzası olan devletler hemen harekete geçtiler. İngiliz, Rus ve Fransız donanmaları Mora'yı ve Çanakkale Boğazı'nı abluka altına aldılar. Navarin'de demirlemiş olan Osmanlı-Mısır birleşik donanması 20 Ekim 1827'de İngiliz-Rus-Fransız birleşik donanması tarafından yakıldı(21). Navarin olayından sonra, üç devlet büyükelçilerini İstanbul'dan çekerek Osmanlı Devletiyle ilişkilerini kestiler.
Navarin olayı, Osmanlı deniz gücü açısından çok olumsuz bir dönüm noktasıdır. Birbirine denizlerle bağlı üç kıtaya yayılmış bulunan ve 16 bin mil kadar kıyısı olan Osmanlı Devleti, "donanmasız bir deniz imparatorluğu" durumuna düşmüştür(22). Osmanlı donanmasının yediği bu büyük darbeden sonra Rusya, emellerini gerçekleştirme fırsatı çıktığı için memnundu. Ancak, Rusya'nın aşırı istekleri ve davranışları, İngiltere ve Fransa'yı endişelendiriyordu.
Nitekim Fransa ve İngiltere, Mehmet Ali Paşa'nın askerlerini Mora ve Girit'ten çıkarmak için aralarında bir protokol yaptılar. Paşa'nın Mora'daki askerlerini geri çekmeyi kabul etmesi üzerine, iki taraf arasında 6 Ağustos 1828'de bir sözleşme yapıldı. Eylül ayı başında da Fransızlar, Mora'ya asker çıkartarak işgal ettiler(23). Navarin olayından sonra büyük askerî güç ve moral kaybeden Osmanlı Devleti'nin bu durumundan istifade etmek isteyen Rusya, 1828 Nisan'ında Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etti.
Batıdan ve doğudan iki cephe açan Ruslar doğudan Erzurum'a batıdan ise Edirne'ye kadar ilerlediler. Edirne'nin de düşmesi üzerine, Osmanlı Devleti barış istemek zorunda kaldı. Osmanlı ve Rus temsilcileri arasında Edirne'de yapılan görüşmelerden sonra 14 Eylül 1829'da Edirne Antlaşması imzalandı.
Küçük Kaynarca Antlaşması'ndan sonra imzalanmış şartları en ağır antlaşmalardan biri olan "Edirne Antlaşması" ile Osmanlı Devleti, Yunanistan Devleti'nin kurulmasını kabul ediyordu. Edirne Antlaşması'nın 10. maddesine göre Osmanlı Devleti; Rusya, İngiltere ve Fransa'nın Londra'da 6 Temmuz 1827'de ve buna dayalı olarak yine Londra'da 22 Mart 1829'da aralarında yaptıkları, Yunanistan Devleti'nin kurulmasını ve bağımsızlığını öngören anlaşma ve protokolü kabul edecekti.
Edirne Antlaşması'ndan beş ay sonra, 3 Şubat 1830 tarihinde İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan yeni bir "Londra Protokolü" ile bağımsız Yunanistan Devleti'nin kurulduğu ilan edildi. Osmanlı Devleti de 24 Nisan 1830'da Yunanistan'ın bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldı.
Yunanlıların hâmisi olan İngiltere, Fransa ve Rusya Mayıs 1832'de Yunanistan'a son şeklini veren bir anlaşma yaptılar. Bununla, Yunanistan'ın kuzey sınırı olarak "Arta-Volo hattı" kabul edildi. Böylece, Yunanistan'a Attik ve Mora yarımadaları bırakılmış oldu. Ayrıca bu yarımadaların çevresindeki tüm adalar ile kuzey Sporadlar, Ege'nin ikinci büyük adası Eğriboz dahil olmak üzere yüzlerce ada Yunanistan'a bağlandı. Kurulan Yunan Krallığı'na da Bavyera Kralı Louis'in oğlu Otto seçildi.
Bu arada üç büyük devlet, Yunanistan adına Osmanlı Devleti ile İstanbul'da son antlaşmaları doğrultusunda görüşmelere başladılar ve 21 Temmuz 1832'de taraflar arasında bir protokol imzalandı. İstanbul Hükümeti yeni Yunan sınırını ve statüsünü kabul etti. Yeni Yunan Devleti de topraklarındaki Türk mallarının bedeli olarak, Osmanlı Devleti'ne belli bir tazminat ödemeyi yüklendi(24).
KAYNAK
Arşiv Belgelerine göre Balkanlarda ve Anadolu'da Yunan Mezalimi, Başbakanlık Devlet Arşivleri Yayını, Ankara 1995.
DİPNOTLAR
1) Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, c. V, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1983, s. 108-109.
2) İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.IV, 1. Bölüm, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1982, s.394-395.
3) Küçük Kaynarca Antlaşmasının geniş tenkidi için bkz. Roderic H. Davison, "Küçük Kaynarca Antlaşmasının Yeniden Tenkidi", (Tercüme: Erol Aköğretmen) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü Dergisi, sayı:10-11 (1979-1980), s.343-368.
4) Uzunçarşılı, a.g.e., s.423-424.
5) Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi, Ankara 1987, s.291.
6) Gürel, a.g.e., s.27.
7) Karal, a.g.e., c. V, s. 108-109
Uçarol a.g.e., s.101.
9) Murat Hatipoğlu, Yunanistan'daki Gelişmelerin Işığında Türk-Yunan İlişkilerinin 101 Yılı (1821-1922), Ankara 1988, s. 5.
10) Gürel, a.g.e., s.26.
11) Hatipoğlu, a.g.e., s.8-10.
12) Gürel, a.g.e., s.28.
13) Hatipoğlu, a.g.e., s.10.
14) Karal, a.g.e., s. 109
15) Hatipoğlu, a.g.e., s.13-14.
16) Hatipoğlu, a.g.e., s.23; Uçarol, a.g.e., s107.
17) Uçarol, a.g.e., s.108.
18) Hatipoğlu, a.g.e., s.23-24.
19) Uçarol, a.g.e., s.109.
20) Hatipoğlu, a.g.e., s.24.
21) Gürel, a.g.e., s.29.
22) Şimşir, a.g.e., s.XIII.
23) Uçarol, a.g.e., s.III.
24) Uçarol, a.g.e., s.113-115.